6 Aralık 2009 Pazar

Yeralti kollektifi Adnan Yücel


İnsanlar kaybedilirken ey çocuk


İnsanlık adına

Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk

Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından

Hangi mavilikler karşılar seni

Kıyılar zincir olmuş bileklerde

Dalgalar yargısız infaz

Al kalemi eline ey çocuk

Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz.

27 Mart 1953 tarihinde Elazığ'da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü'nü bitirdi. Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bir yaz yağmuru geldi ansızın. Yıkadı kirini pasını ortalığın. Bir yaz yağmuru yağdı şehrin üstüne. Sesler, koşuşturmalar, çığlıklar! Hayat yağmura karıştı birden. Sonra usulca erkenci bir akşam çöktü şehre. Önce bulutlar yitecek gözden, sonra bir ay düşecek gecenin üstüne. Sesler evlerine çekilecek insanlarla birlikte. Sokakların çoğu, gecenin olacak."Yaşamak denilen bu yüce şiir/ Bir yaz yağmuru değildir insanda/ Öyle etkisiz/ Öyle selamsız geçer mi sanıldı/ Mutluluk denilen o büyük özlem/ Bir bülbül şarkısı değildir şafakta/ Öyle sessiz öyle soluksuz biter mi sanıldı" diyor Adnan Yücel. Bir yaz yağmuru geldi şehrin üstüne. Sonra geldiği gibi gitti ansızın. Güzel ama gelip geçici bir yaşam gibi.. Ve gün geceye durdu. Yaşamın şiiri kaldı geriye. Yarın yeni bir gün olacak, düne benzeyen ama asla dünün tekrarı olmayan.







Dışarıda yağmur kokusu beklemede. Bende bir yazı telaşı. Oturdum masanın başına. Hayata bakıyorum. Sanki yanımda durmakta, hayatı daha insanca kılmak adına yürüttüğümüz kavgada yitirdiklerimiz. Dışarıda bir yağmur serinliği, içimde belirli belirsiz bir ürperti. Şöyle seslenir gibiler yanı başımdakiler: "Ol sevda ki bizde bir murattır/ Yılgınlığa karşı direnci söyler/ Hep aşkla temizler yüreğimizi/ Dudaklarımızda kirlenmez türküler". Yürek yüreğe, kavgayı özgür bir sevda gibi yaşamaktır bu, kirlenmeden, kirletmeden, hiç eskimeden!







Yağmur, yoldaş kokuları taşımakta usulca. Eskimek ölmeden ölmektir. Yitip gitmek. İnsanın yaşadığı her an yenidir. Hayat tekrar etmez kendini, tekrar ettiğini sanmak bir yanılsamadır aslında. Eylemli bir canlı olan insan, ömrü boyunca yaptığı eylemler toplamıdır. Eylem, devrimci için sürekli bir insanlaşma sürecidir. İnsanın son eylemi ölümdür. İnsan için zamanın sonudur bu. Latinlerin; "Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür" dediği zamanın! Öldüren sonuncuya gelindiği zaman, insan gitmektir önemli olan. Yeni ve yenilenerek, hayattan zamanı aşan bir şiir tadı çıkararak!







Ölümün ve yaşamın anlamının her bakımdan sorgulandığı zamanlarda yaşıyoruz nicedir. İki türlü yaşar insan; ya avuçlarından akıp gider hayat, ya da sıkı sıkı yakalar hayatı, tutar ellerinden. "Yaşıyorsam işte/ Yitirmesin diye yapraklarını ağaç/ Yaşıyorsam işte/ Suyun çarpsın diye yüreği/ Yaşıyorsam işte/ Gün yeniden doğsun diye" (Paul Eluard) der gibi de yaşar insan, bir ot bir böcek gibi de! Düzenin istediğince yaşamaktır ikincisi; sorgusuz sualsiz, her sunulanı kabul ederek, direnmesiz.







Medyasıyla, reklamıyla, silahlı şiddet aygıtlarıyla bunu dayatmaya çalışır bize kurulu düzen. "Direnmek elinizdeydi, bu neydi/ Çünkü, ey paralar, bültenler, sabah gazeteleri/ Banka müdürleri, şirketler, tröstler, ve karteller/ Ey papa XXIII. John, ey bütün din kitapları, nükleer denemeler/ ey sizi bir şeylerle durmadan değiştirenler" diye en yalın haliyle anlatır Edip Cansever, Tragedyalar şiirinde bu durumu.







Direnmek elimizdedir. Karşı çıkmak elimizde. Yorulmadan, yılmadan! "Oysa toprak yorulur biz yorulursak/ Susarsak bütün dünya susar/ İşte bu yüzdendir hep çektiğimiz/ Ve ölürken bile/ Bir ışıklı selamdır güneşe/ celladımızdan son isteğimiz"(Adnan Yücel) der gibi bir yaşamaktır bu. Ölümlere karşı türkülere durmaktır. Yaşamın tümünü kucaklamaktır. Yoksa başka nasıl çıkılır tarihin karşısına?..







Gerçek ölüm hangisidir? Fiziki yok oluş mu, yoksa savaşsız çekilen teslim bayrakları mı? Çekilip köşesine tükenmek mi? Kavgasız ricat mı? Acı ve ihanet kokusu mu yoksa?.. İşte o zaman bir soru kalır geriye; "Ey ömrünü destan gibi yürüyenler/ Yaşayan kimdir gerçekte/ Ölen kim/ Yaşarken bile tükenenler mi/ Yılgın yılgın düşenler mi/ Yoksa çekilip tarihin burçlarına/ Bayrak bayrak ölümsüzleşenler mi"(Adnan Yücel)







Yaşamaktır bu. Kaybedeceklerimiz ne olursa olsun düşlerimizi hiç yitirmemektir özü. Umudu dipdiri tutmaktır, birlikte çoğalmaktır, yaşamayı ortak duymak. Ve ölümün gölgesi hayatın omuz başına dokunurken, "yaşadım" , dolaştığım yollar, savaştığım dağlar, durduğum barikatlar, sevgili yoldaşlar şahidimdir diyebilmektir.







Vakit yaz, yağmur yaz güllerinin kokusunu taşıyor. Dışarıda ışıklı bir gecenin yolları. "Olduğum şey olmaktan onur duyuyorum" diyebildiğinde, hayatın hiç vazgeçmemek olduğunu bilerek yaşamıştır insan. Yaşamak ortak düşlerin neferi olmaktır, tutkulu sevdalara düşmek, öfkeli isyanlara karışmak ve öğrenmeyi bir sevinç kılmaktır böyle olduğunda!







"Unutmak öldürmektir" demişti, eski bir arkadaşım. "Anıların unutuluş girdaplarında kaybolması onların ölümüdür aynı zamanda. İnsan eylemiyle hatırlanır. Amaçlı yaşamak, üretmek, başka yüreklerde ve bilinçlerde yaşamanın ön şartıdır" Kuşkusuz ölümsüzlük bir insanlık düşüdür, Gılgamış'tan bu yana . Unutulmak öldürür belki insanı. Ama sevdiklerimizin yalanlarıyla da ölürüz. Kavgada herkes kahraman değildir. Ve bizi dostların vefasızlığı öldürür. Ama değil mi ki yaşamak direnmektir, biz ancak teslim olursak ölürüz.







Bir yaz akşamı geceye vuruyor. Dışarıda kaldırımların ışıltıları. Ben yazı telaşındayım. Bütün ölümsüzlüğe sürülenlerimiz yanıbaşımda bugün. "Gözlerimizi anılarımıza kapar kapamaz ölürüz" diyen o eski Sandinist gerillayı düşünüyorum. Anımsamak, anma günlerinde verilen sözler midir? Anıları mücadelemize önder olsun, demeler midir? Yoksa her an erkenci gidenlerimizden bir adım önde olma telaşı mı?. Yapıya bir taş da benden demek mi onlar adına?







Gece sessiz ve sakin. Bir rüzgar dolaşıyor etrafta, sevgilerin, sevenlerin, erkenci gidenlerin kokusunu taşıyan. Bir yaz akşamı geceye vuruyor. Unutmak üstüne düşünmekteyim. Hapishanelere erken düşmüştür akşam, bilmekteyim. Artık; "birazdan koğuşların kapıları kapanır" demekten çok uzağız. Koğuşların kapıları çoktandır kapalı. "Bunca acının çiçeği içimde büyüdü/ Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor/ Kulak ver gecenin sessizliğinde ağan sese/ Ölümcünün böldüğü uykuları benden sor./ Silahlar doğanın yüreğini arıyor hiç durmadan/ Bu kan kokularının ürperttiği soruları benden sor./ Gördük ki türkülerin sonu yok dilimizde, / kopup geldikleri dağları benden sor"(Şükran Kurdakul), diyen bir şiir içimde. Göğü kucaklayıp götürebilsem onlara, onlara bir yaz yağmuru taşısam umut serinliğinde demekte yüreğim.







Gece serin, dışarıda yağmur kokusu.. Yanımda al atlara binip ölümsüzlüğe çekip gidenler. Devrimciyi yalnız devrimsizlik öldürür, diye düşünmekteyim. Devrimsizlikse örgütsüzlüktür. Dışarıda yeniden başlayan yağmur. Önemli olan yüreğimize yağmaması bu sağanağın, yürekteki ateşin korlarının hiç sönmemesi. Bu ateş söndüğünde ölür devrimci. Gerisi yürümektir bu ateşin ışığında karanlığın gözüne bakarak!







Bir yaz yağmuru yağıyor. İçimde yoldaş ferahlığı, yaza bakıyorum. Bize gülümseyen sevinçtir yoldaşlık, bizi gülümseten. "Kardeşler yani/ Bana gülümseyen sevincin/Kanıyor bir yanı/ Elimde tuttuğum/ Üstüne güvercin konulu/Bir zeytin dalı/ Zeytini kırağı vurmuş/ güvercin yaralı", diyor ya şiir. Bu yangınlar ortasında yaşam sevincimizin bir yanı kanıyor bazen. Bazen erkenci gitmeler kanatıyor bizi, bazen düşüp, tökezleyenler. Ama biz dosdoğru çizmişiz kendimizi yürüyoruz.







Bir yaz yağmuru yağıyor. İçimde yaz sıcağında yoldaş serinliği! Ben yazı telaşındayım. "Zaman ki sonsuzdur/ Bitmemiş şiirler gibidir" diyor şiir. Durmuşum zamana bakıyorum. Yanı başımda gibiler yaşamaktan bir şiir çıkarmayı bilenler. "Biz ki acılar döneminden / Ellerimiz kirletmeden geçtik/ Direncim senin olsun/ Sevgim senin olsun" dercesine hem de. Hayatı anlamlandıran, yaşamı sevince dönüştüren başka nedir ki zaten.







Gerisi yaşamaktır, gerisi hayat. Kavgadır, hepimizindir. Güvenerek, arınarak, arıtarak yürünecektir. Bu koskoca, bu yaşanacak bu yaşanası dünyada; bundan daha güzel, daha anlamlı, daha sevdalı bir yaşama yolu yoktur. Daha iyisini, daha mükemmelini yaratacak olan yoldaş ellerdir yine. Biz Hasan'ca direnip, Süleyman'ca gülenleriz, Hüseyin gibi "ilk ben olmalıyım" diyenleriz.







Şehre bir yağmur yağdı, bir yürek serinliği düştü geceye. Asi rüzgarlarda al atlara binip ölüme meydan okuyanlar, sevinçler çoğalttılar, anlamlar sorgulattılar yürek yüreğe, tam da bir yazı telaşına düşmüşken ben. Onlar diri ve direngen! Benim içimde insanı ferahlatan bir yağmur sevinci! Yoldaş kokularını bir karanfil gibi göğsüme iliştirip, bir şiir tutturmuşum en inatçı sesimle: "Hiç mi hiç sevmiyorum yorgun yağmurları/Ne kırları çıldırtıyor ne dağları/ Yağdı mı Toroslarca yağmalı yağmur/ Seller coşturup barajlar taşırmalı/ Bir yudum su demekten aciz yürekler/ Ya ses verip haykırmalı ya boğulmalı. (Adnan Yücel)





www.yeraltinehirleri.blogspot.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder