3 Mart 2010 Çarşamba

Kizil Ask

Özgür Aşk ya da Aşk hapishanesinden çıkış yolu




Alexandra Kollontai (1872-1952) Sovyet devriminin az sayıdaki kadın önderlerinden biriydi. St. Petersburg’da burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde kendisinden beklendiği gibi bir sosyete hanımefendisi olmak yerine Marx ve Engels üzerine çalışmayı yeğledi. 20 yaşında evlenmesiyle birlikte evliliğin gayet berbat bir durum olduğunu anlaması ve kocasının zayıf liberal politikalarını hazzedememesi yüzünden onu terkedip Zürih’e ekonomi okumaya gitti. Orada Alman Komünist Partisi kurucularından Rosa Luxembourg’un düşüncelerinden etkilendi. 1917’de Rusya’ya dönen Kollontai Tekstil fabrikalarında ve çeşitli atölyelerde çalışmaya başladı, fabrikalardaki çalışma koşullarını yakından gördü. Bu fabrikalarda, her şey gibi temizlik ve sağlık hizmetleri de göstermelikti. Bununla, ölen işçi çocukları, yaşama elverişsiz işçi evleri, sağlıksız beslenmenin yol açtığı ölümler gizlenmeye çalışılıyordu. Gördüklerinden çok etkilenen Kollontai bu koşuların düzeltilmesi için mücadeleye girişti.



Alexandra Kollontai işçi sınıfını yakından tanımaya sınıf mücadelesi üzerine devrimci görüşlerini ileri sürdüğü çalışmalarını yayınlamaya başladı. 1917’de Kollontai ilk devrim hükümetinde kadın bakan oldu. Kollontai Bolşevik hükümetindeki tek kadın bakan olarak kadınlar ve özgür aşk için kampanya başlattı, başlattığı kampanya ve sonrasında savunduğu ve mücadelesini verdiği aile kurumu, evlilik, aşk, kadın sorunu vb. konulara dair bakış açısı ve erkeklerle olan ilişkilerinde son derece rahatlığı Lenin ve Stalin tarafından hoş karşılanmadı. (Bu nedenlerle Stalin döneminde Sovyetler Birliği dışında görevlere atandı.) Devrimden sonra devlet yönetiminde de aktif görevler üstlendi. Devlet Yardımı Halk Komiseri Kurulu’nda görev alan Alexandra Kollontai, daha sonraki yıllarda büyükelçi olarak pek çok ülkede Sovyetler Birliği’ni başarıyla temsil etti. (O, bu yanıyla dünyada ilk kadın büyükelçi unvanına da sahiptir.) Başarılarının karşılığı olarak pek çok kez ödüllendirilen Kollontai, yaşamının son yıllarında anılarını ve mücadelesini kaleme aldı.



9 Mart 1952’de geçirdiği bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti.



Aşk hapishanesinden çıkış yolu



Aldığı eğitim ve yaşadıkları onu yazarlığa yönlendirdi. İnceleme-araştırma çalışmalarının yanı sıra edebi eserlere imza attı. Özellikle romanları Sovyetleri ve kendi yaşantısını yansıtan konulardan oluşuyordu. Kimi zaman roman kahramanlarını da yakın çevresinden seçiyor kimi zaman kendisini de romanın kahramanı olarak yazıyordu. Özellikle Kollontai, Kızıl Aşk adlı romanın baş kadın kahramanı Vasilisa, devrim sonrası sosyalizmi inşa ederken, eski toplumun tüm alışkanlıklarının nasıl da su yüzüne çıktığını, eski ve yeni değerlerin çatışmasını tüm açıklığıyla veriyor. “Vasilisa, bir komün evinden sorumludur. Çıkan sorunlardan öylesine bunalır ki bir gün "Herkes yalnızca kendisi için çalışıyordu. Çoğunluk için yaşamak gerektiğini anlamak istemiyorlardı... Haksızlığı yapan kimlerdi? Kendi yoldaşları, işçiler!.. Onu en çok rahatsız eden ve üzen buydu. ´Burjuvalar´ olsa hiç dert etmeyecekti." Bunları söyleyen Vasilisa bir yandan da "Devrimin bayram tatili" olmadığının farkındadır. Kollontai da öyle. Bu nedenle o, kurdukları yeni toplumdaki proleter kılığına girmiş burjuva ideolojisiyle acımasızca hesaplaşır.



Özelikle NEP dönemi politikalarıyla mücadeleye girişir. Burjuva ideolojinin tümüyle beslendiği erkek egemenliği de bu yüzden mücadelesinin eksenini oluşturur. Eski toplumu erkek, yeniyi ise kadın temsil eder burada. Kollontai; Vasilisa´nın çok sevdiği "eşi, yoldaşı, sevgilisi Volodya (Vladimir) "aracılığıyla, sosyalist toplumdaki erkek egemenliği ve burjuva ideolojisini gözler önüne serer. Volodya, sosyalizmden, geriye dönüşün tüm niteliklerini taşıyan bir erkek tipidir. Yeni ‘düzene’ hemen ayak uydurmuş, proleterliğini "lambalar ve yatak örtüleriyle değiştirmiş" tir. Eşinin çalışmamasını tercih eder. Her gün yeni bir eşya alınan evde, Vassilissa´nın "sevgisiyle mutlu" olmasını ister. Kanatları bağlı Vasilia´nın "Kanatlarını bağlayan neydi? Sevgi mi?



Sevinç mi?" diye sorar Kollontai. Vasilia´yı bağlayan sevgidir, biraz da anaçlık. Sevdiğinin içinde bulunduğu çürümeyi görüp, onu kurtarma telaşı! Oysa Volodya için çok geçtir. Artık o, işçilerin sırtından yaşam düzeyini yükseltip, beklentilerine yanıt verecek bir sevgili (Nina’yı) bulmuştur. Vassilissa daha fazla zaman yitirmeden, uçmayı dener ve başarır. Viladimir’in onu aldatmasını ve onun burjuva yaşam alışkanlıklarını kabul etmez. Komün evine, yoldaşlarının arasına döner. Hamiledir. "Çocuğu babasız mı büyüteceksin" diye soran arkadaşına, "Sanki erkekler gerçekten ´baba´ymış gibi... Niye tek başıma? Parti, devlet onu yetiştirecek" diye yanıtlar. Yakında komünün yeni bir kreşi de olacaktır üstelik.”



Kollontai, yaşamı boyunca kadınların üzerinden çocuk bakımının tüm yükünün alınması için mücadele eder. Annelerin, toplumun ve devletin sorumluluğunda korunmasından yanadır. Kollontai; kadınlar, çocukları olduğu için mutsuz değil, mutlu ve özgür olsun ister: Karşı cinse duyulan coşkunun, sevginin kadınların kanatlarını bağlamasına, onları sakatlamasına engel olmak ister yazdıklarıyla. Bu yüzden de kadın kahramanlarının hemen hepsi "çok sevdikleri" halde, kanatlarını bağlayan sevgiliye sırtlarını döner, yeni yaşamın kollarına atarlar kendilerini.

 
yeralti nehirleri kollektifi

1 Mart 2010 Pazartesi

Savas sanati

Dağları, ormanları, dar geçitleri, çıkmaz yolları ve bataklıkları bilmiyorsan; silahlı bir güçle manevra yapamazsın. Yerli rehberler kullanmadıkça arazinin yararlarını bilemezsin.




--------------------------------------------------------------------------------

Savaşın beş kuralı vardır: Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzi ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.



--------------------------------------------------------------------------------

Planlarını anlamak için onları gözden geçir.



--------------------------------------------------------------------------------

Eğer aklını tamamen düşman üzerinde yoğunlaştırırsan, bin mil uzaktan bile askeri önderini öldürebilirsin. Bu, görevini başarıyla yerine getirmektir.



--------------------------------------------------------------------------------

Eşitsen, gücün varsa savaş. Sayıca az isen, mümkünse uzak dur. Durumun parlak değilse, mümkünse hemen kaç.



--------------------------------------------------------------------------------

Başarılı bir hareket başına vurulduğunda kuyruğu ile, kuyruğuna vurulduğunda başı ile, orta kısmına vurulduğunda hem başı, hem kuyruğu ile hareket eden hızlı bir yılan gibi olmalıdır.



--------------------------------------------------------------------------------

Ben savaşırken herkes taktiklerimi görebilir; fakat hiç kimse asıl zaferin kaynağı olan stratejiyi göremez.



--------------------------------------------------------------------------------

'Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.'



--------------------------------------------------------------------------------

'Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilirsen, her savaşta tehlikedesin'.



--------------------------------------------------------------------------------

İnsanlar bir kez birleştiler mi,cesurlar tek başlarına ilerleyemez,korkaklar ise tek başlarına geri çekilemezler.



--------------------------------------------------------------------------------

Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.



--------------------------------------------------------------------------------



Alıntı: http://tr.wikiquote.org/wiki/Sun_Tzu









Sun Tzu'nun Savaş Sanatı adlı kitabından alıntılar:



En büyük ustalık zayıf ve beceriksiz gözükmektir. - Sf:27



İyi savaşçılar düşmanın ayağına gitmezler, düşmanın kendi ayaklarına gelmesini sağlarlar. - Sf:31



Kendini ve düşmanını iyi tanıyorsan zafer senin için asla tehlikede değildir. - Sf:34



Askerlerine kendi çocukların gibi bak, o zaman senin uğruna ölüme seve seve atılacaklardır. - Sf:34



İnsanların içindeki kötülük tohumlarını doğruluğa, talihsizliği kazanma hırsına dönüştürmek dünyanın en zor işidir. - Sf:61



Savaşma arzusu kuvvetli düşmana saldırma. - Sf 63



Bir komutanın yapacağı beş hata felaket getirebilir:



Dikkatsiz cesaret, yok olmaya götürür.

Korkaklık, düşmana esir etmeye götürür.

Acelecilik, hakaretlerle kışkırtılabilir.

Şeref düşkünlüğü, utanmaya götürür.

Adamlarına aşırı düşkünlük, endişe ve tereddüte götürür. - Sf:65



Belirgin bir anlaşmayla gelmeyen barış önerisi tuzak belirtisidir. - Sf:68



Askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. Ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur. Ölüm tehlikesi ile karşı karşıya olan askerler de subaylar da güçlerinin zirvesine çıkarlar. - Sf:76



Askerlerine planı değil görevi söyle. - Sf:79



İnsan doğası gereği zora düşmedikçe yeteneklerini sonuna kadar kullanmaz. - Sf:79


yeralti nehrileri kollektifi

19 Şubat 2010 Cuma

Yeralti kollektifi Manusyan


Bir Özgürlük Tutsağı, Tehcirden göçmenliğe, II. Dünya Savaşından faşizme, Tarih çarkının bireyi öğüten onca sivri dişlisi üzerinde yükselen bir yoldaşlık öyküsü... II. Dünya Savaşı yıllarında, işgal altındaki Pariste, faşizme karşı verilen Direniş mücadelesinin liderlerinden Misak Manuşyanın yaşamı... Aşkı özgürlükten, inancı mücadeleden ayırmayan bir partizanın ölüm mangası karşısında sonlanan kavgası... Umutların, hayal kırıklıklarının, şüphelerin ve korkuların da olanca çıplaklığıyla gözler önüne serildiği bir anlatı... Dostu, sevgilisi ve yoldaşı Meline Manuşyanın kaleminden...


Misak Manuşyanın 1906da Adıyamanda başlayan hayatı, I.Dünya Savaşının, İspanyol İç Savaşının, komünizm düşmanlığının ve otoriter rejimlerin Fransaya savurduğu binlerce yabancınınkiyle, Pariste kesişiyor. Dilini bilmediği, sokaklarını tanımadığı bu şehirde, Manuşun şiiri, müziği, edebiyatı elden bırakmadan kültürünü yaşatma çabası, zamanla tüm halkların özgürlüğünü koruma mücadelesine, insanları yaşatma mücadelesine dönüşüyor. Misak Manuşyan ve 22 dava arkadaşının 21 Şubat 1944te kurşuna dizilerek sonlanan hayatları, direnişi şiddetten ayıran çizginin özgürlük mücadelesi anlamına geldiğini, özgürlüğün olmadığı yerdeyse ne bir halkın, ne de bir aşkın kendini gerçek anlamda var edebileceğini bir kere daha gösteriyor.



Bir bölüm

Fresnes Hapishanesinde geçirdikleri üç ay boyunca, 23ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka bir şey söylemezler. Pişman olduklarına dair tek bir söz çıkmaz ağızlarından; aksine, sırf görevlerini yerine getirdiklerini söylerler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitlerin müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar, Hitlerin haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler. Hepsi de, işgalci Nazilere karşı halklarıyla omuz omuza savaşırken, kendilerine kucak açmış olan Fransaya karşı görevlerini yerine getirdiklerini söylerler.
 
 
yeralti nehirleri kollektifi

3 Şubat 2010 Çarşamba

Yeralti kollektifi Sergey Mihalovic EINSTEIN


"Insanin gorulmemis derecede kucumsedigi ve captan dusuruldugu gunumuzde, kisinin en acil ve en soylu gorevi olaylari sarkilastirmak olmali .


Kuskusuz bu gercegin bilincine varacak,insanin insanca sözüne ve onun bulbulleri bile susturabilecek orkestrasina katilma yurekliligini gosterecek

hayli insan var demis Louis Aragon.Iste Eisentein bir yasam boyu yamak istedigi ezilenlerin sosyalist filmleri yapmak.Einstein en basindan bolsevik

bir devrimcidir,Ekim devrimi sürecinde omrunu bir mermi gibi kizil mufrezelere de görev alir.Potemkin Zirhlisini izlemisinizdir 1905 devrimci baskaldir

günlerini.O tarihsel kosullarda kullandigi ileri teknik ve donanimla,devrimci sinama yapanlara örnek olmustur Einstein.Ama tum bunlari yaparken de

ögrenmistir ustalarindan Meyerhold sinema ve görselik tekniklerinin uzmanidir bildiklerini Einstein'eda ögretmistir.



Pothenkim Zirhlisi'daki devrimci kurgu tasarimi,ritim,efektler,muzik izleyenleri buyulemis ve mucadeleye de kazandirmistir.1905 devrim yillarinin

görsel temasidir flim.Baldiri ciplaklarin bolsevik partisi önderliginde,fasist beyaz ordularina karsi sinifa karsi sinif perspektifinden bize anlatir.Öyle

ki Nazizmin karapropaganda uzmani Gölsberg alman SS subaylarina talimat verip bir flim yapmalarini ister.EINSTEIN bir cok projelerini de yasama

geciremez ama bir cok filmde yapar KAPITAL ile Lenin ödülünü alir.1944 yillarinda Korkunc Ivan seneryolastiri ve cok elestirilir.11 Subat 1948

yilinda yasama bir cok eser birakarak aramizdan ayrilir...

 
yeralti nehirleri film kollektifi

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yeralti kollektifi Anton Cehov


Yazık ki yazık!..




Ne kadar çok kişi var,



Allahım!..



Bu Dünya’da,



Anton Çehov’u okumamış;



Onu hiç, hiç tanımamış



Onun adını bile duymamış.



Yazık ki yazık…







Yazık değil kuşkusuz



Sevgili Anton’a



Yazık! Okumamışlara;



Onun öykülerinden



Yazık! Seyretmemişlere;



Onun piyeslerinden.



Yazık!



Onu hiç tanımamışlara



Yazık !



Onun adını bile duymamışlara,



Yazık!











Oysa ki;



Ne büyük bir şanstı bana,



Çehov’u keşfetmek,



Hocam Rauf Mutluay’ın aydınlığında



İlk gençlik yıllarımda.



Onun ilk öykülerini okumuştum



On yedi yaşlarında.



Bilmeden



İlk öykülerini yazdığını



Henüz on yedi yaşlarında.



“Vişne Bahçesi” piyesini okumuştum



Bilmeden, yazdığını,



Veremden, kan kusa kusa,



Ölüm döşeğinde,



Ve henüz kırk dördünde.







Çehov, bir yazardan çok öte,



Dertleşebileceğim bir dost,



Kafa dengi bir arkadaş,



Güvenilir bir sırdaş oldu bana.



Onunla soludum, bozkırın şiirsel havasını,



Onunla tanıdım, kölelikten kurtulmuş;



Sıradan Rus insanını



Onunla tanıdım



On dokuzuncu yüzyılın,



Dönüşen toplumunu,



Değişen insanını.



Onunla tanıdım insanın derinliğini,



Onunla tanıdım.



Kendimi,



Onunla tanıdım,



İnsanın ve hayatın özünü.











Çehov, 29 Ocak 1860'da özgürlüğe kavuşmuş bir kölenin torunu, dindar bir bakkal babanın oğlu olarak Rusya'nın güneyindeki Azov Denizi kıyılarındaki taşra kenti Taganrog'da dünyaya geldi. Beş çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olan Çehov, dindar ve otoriter babasının baskısıyla kilise korosunda ilahi söyledi, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkân işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı.



Çehov'un zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikâyelerine de yansıdı, hikayelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu. On yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleriyle temel bir eğitim gören Çehov'un, "Kılıflı Adam" ve "Edebiyat Öğretmeni" adlı hikâyeleri bu döneme aittir.



Çehov'un babasının 1876'da iflas etmesi üzerine ailesi Moskova'ya göçtü, Çehov ise ağabeyi ile birlikte eğitimini tamamlamak için Tagangrog'da kalarak liseye devam etti. Burada geçirdikleri üç yıl boyunca, henüz çok genç olmasına rağmen kendi hayatını kazandı. Tüm bu zorluklara rağmen bu dönem Çehov için önceki yaşamına göre daha katlanılabilirdi. Hayatında bakkal ve kilisenin olmadığı bu yıllarda Çehov, zamanını okumaya ve yazmaya ayırıyor, hayata, sosyal çevresine daha eleştirel bir gözle bakabiliyordu.



1879'da liseyi bitirdi ve Moskova'ya ailesinin yanına döndü, Moskova tıp fakültesine kayıt yaptırdı. Çehov, tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli mizah dergilerine kısa öyküler, küçük güldürüler yazıyordu. Çehov'un içinde bulunduğu çıkarcı, ikiyüzlü ve gerici çevre ile yazdığı derginin sahibinin sürekli mizah yazıları istemesi ve sansürün eklenmesi, yazdığı yazıları bir zorunluluğa dönüştürüyordu. Bu durum onun edebi kişiliğini köstekliyordu; ancak para kazanmak zorundaydı. Aralarında "Memurun Ölümü" gibi sonradan Çehov klasiği sayılacak öyküsünün de bulunduğu bu ilk ürünler yazarın beklemediği şekilde başarıya ulaştı.



Yazar, bu dönemde yazdığı yazılarını "Melbourne'ün Masalları" adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayımladı. Gerçekçi akımın Rus edebiyatındaki temsilcilerinden olan Çehov, yazarlığının bu ilk yıllarında "Çehonte" ismini kullanmıştır. Harçlık çıkarmak için yazdığı bu yıllar için sonrasında bir eserinin önsözünde şöyle demiştir: "Çehonte birçok şeyler yazmış olabilir, ama Çehov bunları kabul etmek zorunda değildir."



Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı. "Cerrahlık", "Cansız Ceset", "Kaçak" adlı hikâyeleri bu dönemine aittir. Çehov için yazarlık, doktorluğun ardından ikincil olarak geliyordu. Doktorluk vaktinin büyük kısmını aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca ve eserlerinin şöhreti iyice yayılınca, doktorluğu bırakıp yazarlığa yöneldi. Ancak Çehov'un hikayelerinde doktorluğunun izleri görülür, hatta pek çok kimse onun Çarlık Rusya'sını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir. Çehov'un bilime olan bağlılığı şu sözlerinden de anlaşılabilir: "Darwin'i okuyorum. Ne haşmet! Müthiş seviyorum onu."



Anton Çehov, 1887'de "Alaca Karanlıkta" adlı öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin ödülünü kazandı. Aynı yıl ilk büyük tiyatro oyunu dört perdelik "İvanov", Moskova'daki Korsch Tiyatrosunda sergilendi ve ilgi toplamayı başardı. Bu yıllarda yazdığı diğer tiyatro oyunu "Vanya Dayı"nın ilk varyantı olarak nitelendirilen "Orman Cini" ise böyle bir başarıya ulaşmadı.



Oyunlarından çok öyküleriyle ün kazanan Çehov, 1892'de ünlü öyküsü "6. Koğuş"u yayınlandı, aynı yıl kendini en rahat hissettiği halkın yanına, Nijni Naugored vilayetinde baş gösteren kıtlıkla savaşmak için kurulan yardım teşkilatlarına katıldı. Çehov'un "Melihova Dönemi" olarak adlandırılan aynı yıl Melihova adlı bir köye yerleşti. Yaratıcılığının zirvesinde olduğu bu yıllarda yaşayışı oldukça sadeydi. Daima halka yakındı ve sosyal işlerle uğraşıyordu. Bu da onu mutlu ediyordu.



Sağlığı iyice bozulan Çehov'un, hastalığı iklim tedavisi istiyordu bu nedenle Yalta'ya taşındı. Yalta'da devrin büyük yazarlarının ve sanatçılarının ziyaret ettiği Çehov, en çok Tolstoy ve Gorki'yle görüşüyordu. Yazar, bu yıllarda Moskova Devlet Tiyatrosu oyuncusu Olga Knipper'le evlendi.



1895'te "Martı" oyununun üzerine çalışmaya başladı ve ilk versiyonunu yazdı. Hemen hemen aynı yıllarda, 1898'de kurulan Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kurucuları Nemiroviç-Dançenko ve Stanislavski de tıpkı Çehov gibi geleneksel dram sanatı anlayışına karşı çıkıyor, tiyatroda doğallığı, içtenliği, yıldız oyunculuk anlayışına karşı toplu oyunculuk anlayışını savunuyorlardı. "Martı"nın Moskova Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenmesi ve kazandığı olağanüstü büyük başarı, Çehov'un oyun yazarlığında ve Rus tiyatrosu bakımından bir dönüm noktası oldu. "Martı"nın ardından Çehov diğer ölümsüz yapıtlarını bir bir kaleme almaya başladı. 1899'da Vanya Dayı'nın ilk gösterimi yapıldı, Toplu Yapıtlarının ilk cildi yayımlandı. 1901'de Üç Kızkardeş sahnelendi, 1904'te Vişne Bahçesi Moskova'da sahnelendi.



Sağlığı gittikçe kötüleşen Çehov, doktorlarının tavsiyesiyle gittiği Almanya Bodenwagler'de 1 Temmuz gecesi genç yaşta, hayat sahnesinden sevenlerini son kez selamlayarak ölümsüzleşti. Çehov'un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayımlandı. Bu yayının 8. cildinde sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer alıyor

12 Ocak 2010 Salı

Yeralti kollektifi Asim Bezirci


Asim Bezirci Halk ve sosyalizm adli eserinde emekci kültür ve sanati söyle tasfirler;Son zamanlara degin tüm yazdiklarimi elestirel gözle tekrar gözden gecirdim ve


yeni seyler görüdüm.Yillardir ben burjuvazinin aydin tabakasina yazilar yazdim,1955 yilindan beri edebiyat ve sanat dergilerinde,genelde aydinlarin ilgi alanlarina yogunlastim,onlarin anlayabilecegi bir uslupla yazdim.Ve sözünü ettigim tüm konulari bilimsel sosyalizmin isigi altinda onlari aydinlatmaya calistim,edebiyat alaninda ki bicimsel,bireyci,gerici davaranislara,sosyalist edebiyat ve kütürden sapmalara karsi,elestirel yaklastim,acik,bir dil tarz ile.Ama siniflar mücadelesinin motor gücü

emekciler yeterince anladilarmi,kavradimlar mi,neyi sever ve okurlar diye hic kaygilanmamistim.Simdi cok ama cok kaygilaniyorum.Artik ise kendimi degistirerek yol

almaliyim.Ve artik ezilenlerin penceresinden bir baska dünya sosyalizme dair yazilar yaziyorum de.

Isci sinifinin bagimsiz bir sinif olarak ortaya cikmasi 18 yüzyil ortalarinda tarih sahnesinde pratik olarak kendisini hisettirir.Bilimsel soyalizmin ilk teorisyenlerinden cok az etkilendiler.Sinif haraketinin sosyalist teori ve pratikle beraber gelismi bu sürecte baslar.Bati Avrupa isci hareketleri tarihi sosyalist akimlarin dogusunun buralar olmasi Marks,Engel,Lenin ilk saptamalarini Bati Avrupa isci sinifina yöneltmelerinin nedenleri de burada aramak gerekiyor.Sinif hareketinin organik baglari,gelisim seyirleri ülkeden ülkeye tarihsel farkliliklar arz etsede,sosyalist akimlarin gerceklerini gizleyemez.Iste bizim ülkemizde sinifsal gelisim cizgisi Bati Avrupa isci sinifinin gelisimi ve sosyalist hareketin ve aydinlanmanin önemli gelisimleri

olmasinda ragmen sosyalist akimlar sistemin icinde eriyip gitmislerdir.Mustafa Suphi ve yoldaslari bu süreci gelistirirken Kemalist Rejim tarafindan

katledilirler.1960-1970 sürecinde ise gerici fasist siyasal iktidar devrim mücadelesinin gelisiminde rol alan devrimci akimlarin siyasal önderlerini ya

infaz,ya idam,yada iskencede katlederek önünü kesmistir.Sosyalist fikirlerin dogup gelisme süreci tamda Deniz,Mahir,Ibrahimin yasadiklari kosullarda ete kemige bürünür,gecmisi olmayanlarin gelecegide olmaz.Bu sürecte ki isci-köylü ve genclik hareketleri inisli.cikisli önemli gelisimler göstermistir 15-16 haziran direnis bunun en üst boyutunu gösterir.Iste bu üc teorisyen eliyle önemli bir devrimsel bir birikim miras birakilmistir.Ancak sosyalist hücreleri ve isci hareketi arasinda ki organik bag yani aydinlar ve ezilenler arasinda bir birliktelik asla yasanmamistir.

Isciler,köylüler,gencler ve ezilen halklari kendi olanaklari ile mücadeleyi sosyalist akimlarlar bulusturmus,aydinlar ise simdi ki gibi hep tartisip durmuslardir.



Asim Bezirci böylesi bu süreci kalicilastirarak bize isik tasimistir bu kitaplariyla.

Kine ez

Bezirci 1927 yılında Erzincan, nereye o da ilkokul katıldı doğdu. Bir yoksul ailenin oğlu, o, Erzurum, o yüksek okul bitene kadar izlemiş yatılı okul için iki burs yer kazanmak için 126 başvuru sahiplerinin iyi bir servet vardı. Daha sonra, o İstanbul, Türk Dili ve Edebiyatı olarak incelenmiştir. Mezuniyetinden sonra, 1950 yılında Gerwek yazmak dergisi için başlangıçta başladı. Onun makaleler nedeniyle daha sonra Hükümeti tek başına baskıcı politikaları sekiz DP altında süredir kendisine karşı cezai işlemler başlatılan ve daha önce bütün prosedürleri beraat etti gözaltında ay geçirmek zorunda kaldı. 1955 yılından bu yana, o tamamen edebiyat ve edebiyat eleştirisi için adadı. Diye düzenlenmiş ve pek çok Türk yazarların eserlerini, bazı Avrupa şair ve yazar olarak türk çevrilmiş yayınlanan gibi, o Osmanlı dönemi, modern Türk edebiyatı kadar çevrilmiş. Asım Bezirci Yazarlar Birliği TYS ve Barış Komitesi üyesi bir yönetim kurulu üyesi oldu. O 68 kitap ve sayısız dergilerde yayınlanan makalelerin bir eser bırakır Ve Iki Temmuz Semah dönenlerin sehrinde  Brono gibi yakilarak katledirler


yeralti nehirleri kollektifi.

2 Ocak 2010 Cumartesi